Amsterdam’da oynanan Galatasaray maçından sonra sosyal medyaya düşen görüntüler hepimizi yeniden aynı soruyla yüzleştirdi: biz neden kendimizi eleştirmekten bu kadar korkuyoruz? Videolarda tribünde koltukların söküldüğü, kortej hâlinde yürüyüşler olduğu, bazı taraftarların gözaltına alındığı görüldü; güvenlik müdahalelerinin olduğu haberleri yayıldı. Bu olay bir futbol hâdisesinden fazlası; sahada başlayan şey, toplumun aynasında devam ediyor. Avrupa’da bir statta yaşanan her olay, milyonlarca insanın zihnindeki “Türk imajını” yeniden şekillendiriyor ve o imajı onarmak, genellikle yıkmaktan çok daha zor. Haberler+1
Misafirlik kültürü basit bir kuraldır: misafir, ev sahibinin sınırlarına saygı duyar. Saha dışına taşan vandalizm ne olursa olsun savunulamaz; koltuk sökmek, meşale yakmak ya da düzeni bozmak doğru değildir. Ancak olaya sadece “bizim insanımız yaptı” ekseninden bakmak da eksik olur. Çünkü sosyal medyada görünür olan görüntülerin hızla siyah-beyazlaştırdığı bir dünyada, insanlar hemen birbirlerine küfür ediyor, “İsrail yanlısı” ya da “vatan haini” gibi ağır ithamlarla karşılaşıyor. Küfür ve hakaret sarmalında diyalog bitiyor; bir eleştiri refleksi, anında kimlik saldırısına dönüşüyor. Bu, bireysel düzeyde de, kolektif düzeyde de sağlıksız bir savunma mekanizmasıdır. X (formerly Twitter)
Toplum olarak eleştiriyi ihanetle eşleştirmeye dair derin psikolojik köklerimiz var. Tarihî travmalar, kuşaklar boyunca aktarılıyor; bu travma, dışarıdan gelen her uyarıyı kolektif bir saldırı olarak algılamamıza yol açıyor. Psikolojide buna kolektivist savunma mekanizması deniyor. Bunun yanında erkeklik ve cesaret mitleri de devrede: cesaretin kaba kuvvet ve gösteriş olduğunu düşünen bir dil, barışçıl ve akılcı davranışları küçümseyebiliyor. Oysa bazen en büyük cesaret, bağırmak değil, sakin kalıp aklı koruyabilmektir. Bu yüzden kendi hatalarımızı söylemek, kimliğimizi inkâr etmek değil; aksine onu güçlendirecek adımın ta kendisidir.
Savaş söylemlerinin, “bir avuç… dünyaya bedeldir” türü nutukların yükseldiği bir zeminde yaşıyoruz. Bu tür ifadeler kısa vadede bir tür aidiyet duygusu sağlayabilir ama uzun vadede ölümün, yıkımın ve geride kalan trajedilerin gerçek maliyetini görmemizi engelliyor. Barışı savunmak, pasiflik değildir; aksine savaşın acısını ve sonuçlarını bilenlerin taşıyabileceği bir sorumluluktur. Biz “Yurtta sulh, cihanda sulh” mirasına sahip bir toplumuz; bu mirası hatırlamak, savaş naralarına kapılmaktan çok daha onurlu bir tercihtir.
Bütün bunlar bir tribün olayıyla başladı belki, ama mevzu çok daha derin. Her olay bize şu soruyu soruyor: Yanlışı gördüğümüzde susacak mıyız, yoksa yüzleşecek miyiz? Kendimizi eleştirmek kimliğimizi yok saymak değildir; tam tersine yardımcı olur. Bir tribün olayı bizi sadece dışarıya şikâyet etmeye itmesin; aynaya da baksın. Bizim insanımızın yanlışını gördüğümüzde ses çıkaralım; ama bizi ötekileştirmeye çalışanlara da boyun eğmeyelim. Çünkü gerçek güç bağırarak değil, kendini onararak kazanılır. Ve köşe yazarı olarak işimiz sadece anlatmak değil, iyileştirmektir.
Ayrıca şunu açıkça söylemek isterim: eleştirim yalnızca bize yöneltilmiş değil. Fenerbahçe’nin Viktoria Plzeň maçında Çek taraftarların açtığı ve “Türklerle savaşmak gerek” anlamına gelen pankart, kabul edilemez ve kınanması gereken bir provokasyondur; UEFA’nın ve ilgili kurumların bu tür söylemlere karşı da ceza uygulaması gerektiğini düşünüyorum. Çek taraftarların bu tür tavrı da eleştirilmeli; çifte standartlara izin vermemeliyiz — sadece Türkleri suçlamak, haksız bir ikili oyundur. Uluslararası arenada tarafsızlık ve tutarlılık talep ediyorum; hem kendi halkımızın hatalarını söyleyeceğiz hem de diğer tarafların provokasyonlarını ve nefret söylemlerini unutmayacağız. Nefes Gazetesi+1
Son söz: tribündeki bir olay bizi tüm kimliklere düşman hale getirmesin, ama hatalarımızı da gizlemesin. Eleştiri cesaret ister; küfür ve saldırı ise kolaydır. Biz sessiz kalmayıp kendi doğrularımızı savunurken, aynı zamanda kendi yanlışlarımızı düzeltecek cesareti de göstermeliyiz.
Saygı ve Sevgilerimle
Emek Öykü KAYA
